BİR İNSAN HAYATTA KAÇ KEZ DOĞAR? -1

22.02.2026 09:39  |  Pınar Sayan  |  EBEVEYN ve AİLE DANIŞMANLIĞI

Bir aile danışmanı olarak mesleki pratiğimde en sık vurguladığım gerçeklerden biri şudur; Bir bebek dünyaya gelmeden önce, anne ve babasının 'zihnine doğar'. Bu hayattaki ilk doğumdur. Ardından çiftlerin o özel kararı ile  ikinci doğum gelir. Bu da 'anne karnındaki hayata doğumdur'. Burası sıcacık ama karanlık, güvenli ama tembel olduğumuz yerdir. İnsan, zihinden sonra artık bir bedende var olmuştur.

Annenin bebeğine var deyip onun kıpırdanışlarını ilk hissettiği andan itibaren bebekle ilgili kurulan hayaller, ona verilmek için düşünülen isimler, bebeğin aileye katacağı anlar, ona yüklenen anlamlar, hatta belki de dile getirilmeyen anne baba olma korkuları gibi pek çok etken çocuğun dünyaya gelmeden önce yaşamdaki psikolojik varoluşunun ilk taslağını oluşturur. Ayrıca ebeveynlerin kendi çocukluk deneyimleri , ebeveylerine olan  bağlanma stilleri, sosyal yaşamdaki ilişki kalıpları, yaşamdan edindikleri tecrübeleri bu ilk zihinsel doğumun niteliğini belirler. Çocuk daha dünyaya gelmeden aile sisteminde yavaş yavaş bir yer edinir; anne ve babasının beklentilerinin, umutlarının hatta tamamlanmamış hikayelerinin dahi taşıyıcısı olabilmektedir. 

Ve gün gelir bebek bu kez de 'annesinin kucağına doğar'. O güvenli sıcacık, yemek sorununun olmadığı yaşamdaki en güvenli ortamdan bir anda pek çok bilinmezin ve sesin olduğu, hatta karanlık bir ortam olan anne karnından hiç bilmediği hiç deneyimlemediği ışıklar ve sesler ile çevrili, soğuk bir odaya ona çok yabancı ortama (bir boşluğa)doğar ve bu ilk deneyimden kaynaklı olarak deniliyor ki, yaşamda ilk hissettiğimiz duygu korkudur. Bu büyük bilinmezlik ile nasıl başediyoruz? Aslında başedemiyoruz ve ilk ilkel tepkimiz olan ağlamak ile yardım istiyoruz. 

Peki bu korku duygusundan nasıl uzaklaşıyoruz? Annemiz yani tanıdığımız ilk ortamın sıcağına tekrar kavuşarak. Bu kez güzen ortamı bir kucak. Anne kucağına, sıcağına, sesine, kokusuna ve beslenmeye eriştiğimiz zaman sakinleşmeye ve yaşam içindeki ilk dersleri de almaya başlıyoruz. Yaşamdaki ilk korku ve ilk yatışmayı işte bu doğumdan sonraki ilk anda deneyimliyoruz. Bir bebek hayatının daha en başında yaklaşık altıncı gününde annesinin kokusunu ayırdedebiliyor. Yaşam bir mucize.

Bu fiziksel doğumun ardından anne ile ilk temas şimdiye kadarki tüm o zihinsel sürecin ve duygusal bağın görünür hale geldiği ilk andır. Ten teması ,göz göze gelme, ses tonunun yumuşaklığı ve bakımın sürekliliği ; bebeğin dünyayı güvenli bir yer olarak algılamasında önemli bir rol oynar. John Bowlby'nin ortaya koyduğu bağlanma kuramı , erken dönemde bakım verenle kurulan ilişkinin bireyin tüm yaşamındaki ilişkisel örüntülerini etkilediğini vurgular. Güvenli bağlanma geliştiren çocuk ihtiyaç duyduğunda destek bulacağını bilir; keşfetmeye daha cesur, geri dönmeye daha isteklidir. Bu güvenli zemin sevgi,ilgi,takdir,onay ve şefkatin tutarlı biçimde sunulması ile inşa edilir. Bunlar insanın hayattaki beş temel duygusal ihtiyacıdır ve kişilik gelişimin yapı taşlarını oluşturur. Yaşam bu beş temel duygusal ihtiyacın etrafında var olur ve şekillenir. Hayatta kalmak ve mücadele ruhu için güvenli bağlanmaya ve duygusal tatmine ihtiyaç duyarız.

Zamanla çocuk anne babasının kucağından uzaklaşır ve 'yaşamın içine her yeni deneyimle sayısız kez doğmaya' başlar. Okulda , sosyal çevresinde ve arkadaş ilişkilerinde kendisini 'yeniden ve yeniden var eder'.Ancak bireyin kendisini yaşam içinde ''doğurabilmesi'', aile içindeki kabul ve iletişim ile doğrudan ilişkilidir. Yargılamadan kabul edilmek; çocuğun duygularının küçümsenmemesi, kıyaslanmaması ve etiketlenmemesi anlamına gelir. ''Abartıyorsun.'', ''Sen zaten böylesin.'' gibi ifadeler benlik algısını zedelerken; ''Seni anlıyorum.'' ''Bu duyguyu yaşaman çok doğal.'' gibi mesajlar çocuğun iç dünyasını algılamasına ve düzenlemesine yardımcı olur. Çünkü biliyoruz ki , içimizde her ne varsa dışarıya da onu verebiliyoruz ve içimizde her ne varsa dünyayı o gözler ile algılıyoruz.

Etkili iletişim ortamı sadece konuşmak değildir. Gerçekten ve merakla birbirimizi duymak, karşımızdakini anlama niyeti ile o konuşma içinde bulunmaktır. Niyetim sadece sözler değil, görünenin duyulanın ardını yani duygusunu anlamaya çalışmaktır. Aile içinde açık iletişim kanalları olduğunda hata aramaktan ve çocuğu etiketlemekten ziyade , durum değerlendirilip çözüm yolları aranır. Bu yaklaşım ise çocuğun kendi içine kapanmasına engel olurken, hayatı algılamasına ve yaşamın karmaşası içinde çözüm üretebilmesine, duygularını anlamlandırabilmesine ve yaşamın sorumluluğunu alabilmesine yardımcı olur. Yargısız bir rehberlik ile çocuk kendisini değerli ve yeterli hisseder; yaşam mücadelesini verebilecek gücü de kendisinde var etmiş olur. Böylece birey benlik değerini dış onaya bağımlı kılmadan geliştirebilir; hayat içinde kendine ait duygu ve düşüncelerini farkedip, öz dengesini bulup koruyabilir.

Mevlana'nın da söylediği gibi; ''Ne ararsan kendinde ara.''

''Çocuğun kendinde arayacağı değer, çoğu zaman ebeveyninin gözlerinde gördüğü değerin yansımasıdır.'' Aile içinde sevgiyle kabul edilen, ilgi ve merakla dinlenen, takdirle güçlendirilen ve görülen, onayla desteklenen  ve şefkatle sarılan çocuk; hayatın içinde kendini yeniden ve güvenle doğurur. Sağlıklı iletişim ve koşulsuz kabul, bireyin sağlam ve dengeli bir kişilik inşa etmesinin en güçlü zeminidir.

Aile Danışmanı & Profesyonel Koç Pınar Sayan

 

#anne baba etkisi # çocuk gelişiminde aile rolü # güvenli bağlanma # yargısız kabul
Geri Dön
Diğer Yazılar